Hepimiz Michelin’i duymuşuzdur, birçoğumuz lastik markası olarak tanımıştır onu. Bir de ünlü restoranları belirten, mutfağın Michelin’ı var. İkisini de bildiyseniz sürpriz, o Michelin bu Michelin. Araç lastiği üreten Michelin nasıl oldu da mutfakta Oscar haline geldi? Haydi birlikte bakalım!

Kim bu Michelin?

 Her şey 1900 yılının Fransa’sında Michelin kardeşlerin lastik satışlarını artırmak istemesiyle başlar… İnsanları kara yolu seyahatine özendirecek ve lastiklerin çabuk yıpranmasını sağlayacaklardır. Bunun için harekete geçip Fransa’da yolcular için bir rehber hazırlıyorlar. Lastikçiler, petroller, oteller… İnsanlar ellerine rehberleri alıp gezmeye başlıyorlar. Fakat restoranlar bir süre sonra ekleniyor. Aynı zamanda da bir puanlama sistemi olarak yıldızlar kullanılıyor. İşte Michelin yıldızı da bu şekilde doğuyor. Gel zaman git zaman nasıl oluyor bilinmez ama Michelin gastronominin Oscar’ı oluyor.  

Restoransız alınmıyor mu?

 Peki nasıl alıyoruz yıldızımızı? Tabii ki işin içinde büyük bir gurme ekibi var. Seçilen restorana farklı zamanlarda, kimliği gizli bir şekilde gidiyorlar ve yemek yiyorlar. Birçok gurmenin puanlaması sonucunda mekana Michelin yıldızı verilebiliyor ya da verilemiyor. 3’e kadar yıldız sayısı var ve bunlar sırayla;

1 yıldız: Kategorisinde çok iyi lezzetler sunan restoran.

2 yıldız: Yolumuzu değiştirmeye yarayabilecek restoran.

3 yıldız: Özel bir yolculuk sebebi olabilecek olağanüstü yemekler sunan restoran.

 Tabii ki bu yıldızlar sonsuza kadar aşçılarla olmuyor. 1 yıllık veriliyor ve o yılın sonunda tekrar bir denetim gerçekleştiriliyor. Lezzetin yanında malzeme kalitesi, fiyat performansı, yaratıcılık gibi kriterler de mevcut.

Alınca ne oluyor?

 Bir kaynağa göre Michelin yıldızı restoranlara verildiğinde mekanın satışlarında yüzde 30 artış gözlemleniyor. En iyi ihtimalle 2 ay sonrasına randevu verilebiliyor. İnsanlar bu tat için fazlasıyla da para ödüyor. Her şey mükemmel gibi mi gözüküyor? Bazı aşçılar artış sebebiyle yıldızın bir lanet olduğunu düşünürken bazıları ona fazlasıyla anlam yüklüyor; ki 2 farklı aşçı, yıldızlarından biri alınacak diye intihar ediyor.

Binlerce yürek, tek soru!

 "E Türkiye?" diye soruyoruz tabii ki. Olsa bi Michelin yıldızımız sizce de çoktan duymuş olmaz mıydık? Michelin yıldızı rehberin dağıtıldığı ülkelere veriliyor sadece ve rehber Türkiye’de kullanılmıyor. Fakat bizim de aslında Michelin yıldızlı bir şefimiz var! Almanya’da kendine ait bir mutfak yaratan Şef Ali Güngörmüş de bir süre Michelin yıldızına sahip olmuş. Diğerlerinin aksine yıldızlar şefimizi terk etmemiş, o yıldızları terk etmiş! 2017 yılında yıldızlı mekandan ayrılan ve kendine başka bir mekan açan Ali Güngörmüş, hayatına stressiz devam etmek istediğini belirtmiş. Belirtmeden geçmeyelim ki o bizim gönüllerimizin yıldızı. Hem de şimdi açtığı mekanda fiyatlar herkesin gidip yemek yiyebilmesi için uygun fiyatlıymış. Almanya’ya gidenlere duyrulur!

Peki ya yıldızlı bir dil kanseri olmak?

 Belki de dil kanseri diye bir kanser türünü ilk kez duyuyorsunuz. Kanserin tüm türleri bizi derinden sarsarken bir şefin dil kanseri olduğunu düşünün. Grant Achatz kariyerinin zirvesindeyken tat alma duyusunu kaybetmeye başlıyor fakat asla pes etmiyor. Tedavisi sürdüğü sırada aşçılarından büyük yardım alıyor. Bir yandan da tat almaktansa kendini yemeklerin kokusu konusunda uzmanlaştırıyor ve asla mesleğini bırakmıyor, aldığı Michelin yıldızlarını da bu dönemde bile koruyor. Şimdi ise tedavi olmuş ve tat alma duyusu yerine gelmiş. Bize ise mükemmel bir başarı hikayesi bırakmış.

 2 şefin intiharı üzerine yıldızlarını teslim eden şefler de olmuş. Şefler üzerinde bir baskı oluşturduğu göz ardı edilemeyecek bir gerçek. Fakat işini iyi yapan insanları da dünyaya duyurdukları için ve tatmamızı sağladıkları için de Michelin’e bir teşekkürü borç biliriz. Aslında olay yıldızlar ya da gurmeler değil. Tutku… İşini tutkuyla yapan her insanın somut olmasa da en az 1 Michelin yıldızına sahip olduğunu düşünüyoruz. Tutkuyla kalın!